Basın Açıklamaları Genel Haberler Röportajlar

Vatan ve Aile İçin Verilen Sözler: Bir Asker ve Hemşirenin Fedakârlıklarla Örülü Hikayesi

1 yıl önce

İyi bir insan olmak zordur, çünkü sözü söz, onurlu, görev aşkından sonra ilk planda sevdikleri gelir. Konu vatansa onun için gerisi teferruattır. O, Atatürk’ün izinde ve vatan olmazsa bir ailenin, bir ulusun olmayacağını düşünür. Bahse konu olan abim de bu ülke için görev yapmış, vatan ve ailesi için bizzat sözünü tutmuş bir askerdi. O günlerin komutanı, bugünlerde ise iyi bir hukukçu, avukat Rıdvan Yıldız. Ailesine verdiği değer ise, yine vatanı için çalışmış askeri hastanelerde hemşirelik yapmış değerli eşinden geliyor. Bu karakterli insanı kalemimle anlatmaya çalıştım.

Belli ki asker eşi olmak öyle düşünüldüğü gibi kolay değil. Sevgilerin ve korkuların dışa vurumu ancak böyle anlatılabilir. Ben de bir asker kişiydim, Ordu Hemşiresiydim. Gülhane Hemşirelik mezunuyum. Bizler, askeri hastanelerde veya tatbikatlarda kurulan sahra hastanelerinde görev yapardık. Güneydoğu’da tam yedi yılımız geçti. Eşim o zaman komando üsteğmeni olduğu için çok sık göreve giderdi, yani çatışmalara katılırdı.

O yıllar Diyarbakır Askeri Hastanesi’nde görevliydim ve hastaneye yaya mesafesindeki askeri lojmanlarda oturuyorduk. Bazen mesai saatleri dışında gece gündüz fark etmeden alarm verilirdi. Eve bir askeri araç gelir, “Çatışmada yaralananlar var, başhekim hastaneye göreve çağırdı,” derlerdi. Askerlik… Emir demiri keser. Sonuçta biz de askeri personeldik.

O zamanlar kızım henüz doğmamış, iki buçuk – üç yaşlarında bir oğlum vardı. Onu komşularıma bırakırdım. Genellikle bir üst katta oturan binbaşımızın eşi, ablamız, oğluma bakardı. Ben ameliyathane sorumlu hemşiresiydim. Hastaneye varınca hemen ameliyathaneyi hazırlar, yaralıları beklerdik. Tabii, yüreğim de güp güp atardı; içimden dua ederdim: “İnşallah aralarında eşim yoktur” diye. Allah’a çok şükür, dualarım hep kabul oldu; eşim hiçbir zaman yaralı olarak gelmedi.

Yaralıları getiren helikopter görevlilerine ve sağlık personeline hep sorardım: “Şehidimiz de var mı? Çatışma hangi bölgede oldu?” Ama hiçbir zaman bu sorularıma cevap alamazdım; çok gizli tutarlardı, ketum davranırlardı. Şehitler genellikle bir iki gün sonra getirilir, askeri hastanede tören yapılırdı. İşte o iki gün hiç bitmeyecek gibi gelir, gecelerle arkadaş olurduk; eşleri görevde olan diğer komşularımla…

Şehitler getirilmeden önce bir inzibat arabası girerdi lojmanlara. Aracın önünde oturan rütbeli, albay ise şehit olan subay; binbaşı oturuyorsa astsubay demekti. Aracın arkasında da askeri hastanedeki görevli psikiyatri doktoru otururdu. Hepimiz lojman nizamiyesine toplaşır, önde oturan subayın rütbesine bakardık önce. Sonra araç hangi sokağa gidiyor diye bakardık. Çoğu zaman bakamaz, gözlerimi kapatır, içimden “İnşallah bizim sokağa gitmez” diye dua ederdim. Eğer bizim sokağa girerse yüreğim duracak gibi olur, dizlerimin bağı çözülürdü. “İnşallah bizim lojmanın önünde durmaz,” diye çaresizce bakar ve dua ederdim. Yüce Allah’ım, benim dualarımı hep kabul etti, çok şükür.

Gelen subay hangi zili çalarsa, daha kapı açılmadan içeriden feryatlar yükselirdi. Subay eşi olmak zordur, hem de çok zor…

Eşim çok başarılı ve komutanları tarafından çok sevilen bir subaydı. Komutanları ona “Kurmaylık sınavlarına gir, sen geleceğin generalisin,” derlerdi. Ben hiç istemezdim. Emeklilik hakkı gelir gelmez emekli olmasını isterdim kendisinden. Sağ olsun, beni kırmadı ve kurmaylık sınavlarına altı defa girme hakkı olmasına rağmen hiç girmedi. Benim dileğimi yerine getirmek için üniversite sınavlarına girdi. O yıl üst üste yaptığımız iki şark görevimiz bitiyordu. Artık batıda bir birliğe gelecektik, ben de oradaki askeri hastaneye.

İstanbul Hukuk Fakültesini kazandı. Artık Trakya’daydık. Oradaki görev süremiz boyunca dört yılda bitirdi okulunu, gece yarılarına kadar uyumayıp derslerini çalıştı, nihayet muvaffak oldu. Diplomasının noter onaylı bir suretini kuvvet komutanlığına silsile yoluyla gönderdi. Artık askeriyede hukukçu kimliği vardı. Ankara’ya tayinimiz çıktı. Oradaki görevi çok rahattı; önce Merkez Komutanlığı Adli Müşaviri ve Disiplin Subayı oldu, sonra Kolordu Adli Müşavir Yardımcılığı yaptı.

O süreçte yüksek lisans da yaptı ve devrelerinde bir kıdem alarak onlardan önce binbaşı oldu. Ankara’da hukukçu sıfatıyla birkaç yerde görev yaptı. Sağ olsun, beni yine kırmadı; emeklilik hakkını elde eder etmez emeklilik dilekçesini verdi. O zaman Harp Okulu Disiplin Subayı ve Okul Komutanı’nın adli müşaviri idi. Komutan Işık Koşaner Paşa idi. O dönem tümgeneraldi; çok değerli bir komutanımızdı. Eşimi fikrinden vazgeçirmek istedi. “Oğlum, bu ordunun sana çok ihtiyacı var, geleceğin de açık,” dedi ama sevgili eşim bana söz vermişti. Komutan’a, “Komutanım, ben eşime asker sözü verdim. Asker sözünden dönemez,” dedi. Komutanımız baktı ki eşim çok kararlı, ısrarcı olmadı, “Hiç istemeyerek imzalayacağım emeklilik dilekçeni; inan ki o an elim titreyecek,” dedi eşime.

O dönem ben de Harp Okulu öğrenci reviri sorumlu hemşiresiydim. Sonuçta ikimiz de emekli olduk. Komutanımızın elini öptük. Yıllar sonra Işık Paşam Genelkurmay Başkanı oldu ve askere yapılan Ergenekon ve Balyoz eziyetlerini protesto ederek istifa etti. Bu günlere çok şükür…

Yazar: Songül Yıldız

REKLAM ALANI

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir